Mâlumu îlâm |
F.Betül. |
“Sana affedilmeyecek kadar büyük hata yapan birine, akıl sınırlarının bittiği yerden başlayacak bir ceza vermek istiyorsan onu bütün samimiyetinle affet. Hissedilen herşeyi arşivleyen kader, kendisiyle en iyi biçimde ilgilenecektir.” -Sadi Şirazi.
Bismillâhirrahmânirrahîm,
1. Güneş katlanıp dürüldüğünde,
2. Yıldızlar (kararıp) döküldüğünde,
3. Dağlar (sallanıp) yürütüldüğünde,
4. Kıyılmaz mallar bırakıldığında,
5. Vahşî hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde,
6. Denizler kaynatıldığında,
7. Beden ve ruh eşleştirildiğinde,
8. Diri diri toprağa gömülen kıza,
9. Hangi günahı sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda.
10. (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında,
11. Gökyüzü sıyrılıp aralandığında,
12. Cehennem tutuşturulduğunda,
13. Ve cennet yaklaştırıldığında,
14. Her nefis beraberinde ne getirdiğini anlar.
Kadıköy’de bir bankta arkadaşımla oturuyorum günün yorgunluğuyla.
Yanımda da sarışın, kısa saçlı, yorgun bir teyze oturuyor. Sık sık bu tip teyzelerin muhabbet etmeye yeltendiği bir tip olagelmişimdir. Bu sefer de şaşmadı:
-Kızım yanlış anlamazsan sana bir şey diyeceğim. Şimdi az önce önümüzden leopar desenli ayakkabı giymiş türbanlı bir kız geçti. Şimdi biz onu kınamalı mıyız, ne yapmalıyız?
Teyzenin benden hangi cevabı beklediğini anlamadığım için ben soru sordum.
-Peki sizce?
Teyze zaten doluymuş. Başladı anlatmaya.
-Kızım bak, ben çok üzülüyorum. (Burada kaşlar üzgün ifadeyi de alıyor) Zaten genç yaşta kendinizi kapatıyorsunuz, gençliğinizi yaşayamıyorsunuz. Bir de üzerine bu tarz gençlik enerjisini yansıtan kıyafetleri laf ediyorlar. Ben gerçekten üzülüyorum. 18 yaşımdayken babam bana zorla türban taktırdı. Kendisi çok hiddetli bir adamdı, korkardık. Ben de korkumdan onun yanında takıyordum, dışarıda açıyordum. Bir gün dayanamadım, karşısına çıktım ve “baba ben yapamıyorum, artık takmayacağım bunu” dedim. Babam da düşündü. “Aferin kızım, bunu açık yüreklilikle benimle paylaştığın için başını açmana izin veriyorum!” dedi. (gülüşmeler -benimkisi biraz acı bir gülümseme-) Şimdi görüyoruz, çarşaflı kadınlar neler neler yapıyor. Önemli olan dış kıyafet değil bak bu kafanın içi. (burada işaret parmağıyla kafasına dokunuyor). Ben de 7 çocuk sahibi 65 yaşında kadınım. Babaannem, dayım hep hacca gittiler elhamdülillah. Ama b…
-Teyzecim, bakın. Yanlış anlamanızı istemem ama bir söz vardır: testinin içinde ne varsa dışına da o sızar. Başörtüsü bir noktada duruştur. Elbette takan herkesi bir anda ahlaklı kılmaz ama en azından yön verir. Kendimden örnek verecek olursam, lisedeki açık ben ile şimdiki başörtülü ben arasında zihinsel açıdan çok fark var. Bunu kafanıza taktığınız anda ardından gelen emirleri de yerine getireceğinize ya da en azından yerine getirmeye çalışacağınıza dair bir söz vermiş oluyorsunuz. Olaylara yaklaşımınıza yön veriyor, insanların size karşı olan davranışlarına yön veriyor, karşı cinsle olan münasebetinize yön veriyor vesaire. Siz şimdi Kur’anda başörtüsünün farz olarak belirtildiğini kabul ediyorsunuz değil mi?
-Tabii ki kızım tabii ki. Biz de müslümanız.
-O halde siz başörtüsü takmama halinizin hesabını zaten vereceksiniz; buna da inanıyorsunuz. Bu tamamen sizi ilgilendiriyor ama en azından “genç yaşta örtünmeye gerek yok, gençliğinizi yaşayamıyorsunuz” diye aksi bir teşvikte bulunarak da bunun günahını üstlenmeyin bence.
* * *
Şeklinde konuşma ilerliyor ancak burada belirtmek istediğim şey şu: bazı insanların kafası gerçekten karışık.
Seküler düzene ayak uydurmak ile (bu; modayı da, politik duruşu da, alışveriş alışkanlıklarını da, sosyal hayatı vs. de içeriyor.) bir dine mensup olmak arasında gidiş gelişler yaşıyorlar. Dinden tamamen kopmaya çekiniyorlar; ancak sosyal yaşamda da lâdînî bir hayat tarzını tercih ediyorlar. Bu denklemde din, sadece kalpte sevgi duyulan uzaktaki bir sis bulutu halini alıyor. Bu durumda bu teyzelerle İslam özelinde değil de din genelinde konuşmak gerektiğini düşünüyorum. Onlar için “din” neyi ifade ediyor, hangi tanıma tekabül ediyor?
Mesela şu cümleyi ilk kim söylemiştir gerçekten merak ediyorum: “Din, Allah ile kul arasında bir şeydir.” Ve bu yargıyı geniş kitlelere nasıl kabul ettirmiş.
Ben bunun cevabını az çok biliyorum gerçi. Dünya üzerindeki teori ve pratik dengesine bakarsak bu sorunun cevabı konusunda az çok fikir sahibi olabiliriz. Milyonlarca teori vardır, milyarlarca da takipçisi vardır. Ancak pratik, hep daha gerilerde seyretmiştir.
Ben bu noktada, bu tarz zihin yanılsamalarına girip imtihanlarla geldiklerini haber veren dinleri hayatımıza daha az müdahil hâle getirmek için, onların asıl kalpte olması gerektiğine kendimizi inandırdığımızı düşünüyorum. Oysa bir dinin mensubu olmanın gerektirdiği performativiteyi yok sayıyoruz ya da kenara itiyoruz. Ortadaki bu koskoca yanlış gözden kaçacak gibi değilken, bu tarz çelişik ifadelerde bulunmak durumunda kalıyoruz. Aslında daha fazlasını da düşünüyorum da şimdi vaktim dar.
Birer acûze-i şemtâ olmadan bu konuya kafa yormalıyız derim teyzeciğim.
Senin de “şansın açık olsun.”
Biz, “teslim olmak” ile “özgürleşmek” kavramlarını birer tenakuz addedip öylece zihnimize yerleştirerek denklemi yanlış kurmuşuz.
Madonna’ya inanırdık.
iyiydik. penyelere inanıyorduk
doğum günü şarkılarına, pastalara ve mumu üfleyen kişiye
iy ki doğmuş olmanın neşeli gerekliliğine
kimyaya, ölçü ve tartı aletlerine inanıyorduk
adı fatma, fatma’ya hemen inanıyorduk
sergio leona’ya, elektrik enerjisine
adı ali, ali’ye niçin inanmayalım
iyiydik
ikinci tokatları kültürel fark kuramıyla açıklıyorduk
birincisi doğaçlamaydı zaten
üçüncü tokat ama insan haklarına aykırı
insan haklarına inanıyorduk
john locke’a ve john wayne’e
bir yerden bir yere gitmeye inanıyorduk
montlara, pamuk tarlalarına, virginia tütününe
ölülerin yönetimindeki dirilerin savaşına
ama en çok penyelere
“lili marlen şarkısı ne kederlidir”
aldık, kabul ettik; çok kederlidir
buralarda bir yerdeydi, ona da inanıyorduk
her neydiyse zaten şüphe yok inanmamıza
el kameralarına, merhamete… reno toros’a
nerdeyse iman edecektik üretimden kalkmasa
iyiydik
penyelere inanıyorduk. monogamiye ve sürprizlere
sürpriz diyen bir ağzın kibirli büzülüşüne
bikini adasına ve bahçıvan pantolonlara
kremlere ve troçki’nin dürüst biri olduğuna nedense
kiraz zamanına, tanpınar’ a
istanbul dünya başkentidir cümlesine ve kepekli pirince
kayıp kardeşlere, ölü dillere, mühendislere
kayıp kardeş fikrinde kulağa hoş gelen bir şey yok mu
jodie foster’a ; hep beraber
elmalılı tefsirine, bir kısmımız
çok azımız karabaş tecvidine
terlemeye, rutubete, madonna’ya
vatan değerli bir arsadır, millî emlakçılara
devlet demiryollarına ve halkın karayollarına
çift güllü yasin kitaplarına
mor beyaz afyon çiçeklerine değil ama
bir daha: çift güllü yasin kitaplarına
kendine iyi bak dileklerine; görüşürüz
niye görüşeceksek
şadırvanlara, antik dünyaya; roma ve üç kıtaya
sözleşmelere ve sosyal sigortalara
yerlere tükürmemeye
-göklere tükürebilirsiniz-
israiloğulları israilkızlarını öldürürken
iyiydik, penyelere inanıyorduk
Bab’aziz filmini ancak bu akşam izleyebildim.
Tasavvuf anlayışını bu kadar güzel anlatan ender filmlerden olsa gerek.
“beyoğlu sinemasındaki gösterime gelen yönetmen nacer khemir, filmi çekme nedenini şöyle özetledi:
bu film bir sorudan çıktı aslında:
babanız, yanınızda yere düşse ve yüzü çamurlansa ne yaparsınız?
ben olmasam bile benim babam tam bir müslümandı, ve şu sıralar onun yüzüne (dinine) çamur çalınıyor durmadan.
ben bu filmle babamın yüzünü silmeye, temizlemeye çalıştım. islam’ın batı tarafından sunulan yüzünü değil, bilinmeyen, es geçilen ve unutturulan yüzünü göstemeye çalıştım.”
film şöyle başlıyor: “dünyadaki insan sayısı kadar, tanrıya doğru giden yol vardır.”
Ve filmden bazı alıntılar:
- sadece aşık olmayanlar suda kendi yansımalarını görürler.
- herkes yolunu bulmak için en değerli hazinesini kullanır.
- imanı olanlar asla kaybolmazlar.
- bu büyük dünyada herkesin tamamlaması gereken bir görevi vardır. bunu unutmadığın sürece diğerleri çok da önemli değildir. ama bundan başka herşeyi hatırlıyorsan, hiçbir şey bilmiyorsun gibidir.
“filmin son sahnesi tekrar tekrar izlenilesi:
bab’aziz, mezarını bulur ve orada ölüme yatmadan önce yanına zamanının neredeyse tamamını (dindar ikizinin aksine) meyhanede geçiren ve hayatında bir ibadethaneye girmemiş olan hasan gelir. bab’aziz hasan’ı yanına çağırır.
bab’aziz: gel hasan, ölümüme şahit olacaksın, sonra da kumla mezarımı örteceksin.
hasan: neden ben? ben her zaman korkmuşumdur ölümden.
bab’aziz: ölümden neden korkuyorsun? ölüm korkunç değildir. ölüm bir son olabilir mi hiç? başlangıcı ölüm olmayan bir hayatın, sonu ölüm olur mu hiç? anasının rahmindeki bir çocuğu düşün. ona deseler ki, “dışarıda mavi bir gökyüzü, dağlar tepeler, sımsıcak bir güneş, ovalar, ağaçlar, yüce denizler, başka başka insanlra, şehirler var, senin içinde olduğun bir karanlıktır”, doğmumış çocuk bunlara inanır mı? inanmaz tabi ki, kendi karanlığında kalak ister. aynı bunu gibi bilmeyen, inanmayan insan korkar ölümden. benim düğün günümde üzülme.
hasan: düğün günü mü?
bab’aziz: düğün günü tabi ki. sevdiğime kavuşacağım gün bugün.”
yönetmenin zaman’da çıkan röportajı ise şurada: http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=276236
Film bitince şunu söyledim; evet ben doğuya ve çöle âşığım.

Mehmet Altan’ın Kent Dindarlığı kitabını okumanızı kesinlikle tavsiye etmiyorum; vakit kaybı. Ayrıca Altan’ın bir iktisatçı olduğunu da hatırlatarak yazıya devam edeceğim.
Kitaba dâir o kadar çok eleştirim var ki hangisinden başlasam bilemiyorum.
İlk olarak, ”Kent Dindarı” diye kendince bir tanım yaratması ve içini dolduruş şekli bana kalırsa facia olmuş. Kent dindarlığının tanımına bakın: “Dindarlığını deklare etmeye ihtiyaç duymayacak kadar içselleştirdiği, kendiyle özdeşleşmiş bir inancın davranış biçimidir.” (59. sayfa)
Hop.
1. Dindarlığını deklare etmek nedir? Ve neden deklare edilmemelidir? Veya, her içselleştirilen şey aynı zamanda deklare edilmemesi gereken şey midir? (Ben bu “Din, Allah ile kul arasındadır” saçmalığına insanların bu denli inandırılmış olmalarına üzülüyorum.)
Bir kere din, öyle gizliden yaşanabilecek bir şey değildir. En basit haliyle, dini hâl dili ile yaşarsın. Ve insanlar senin hangi dine mensup olduğunu anlarlar. Zaten cümlesinin devamında “içselleştirdiği” demiş. Dinini içselleştiren bir insan da onun bir kültür ürünü değil hayat tarzı olduğunu bilir. Çünkü din (özelde İslam) kural koyar ve Rahmanîdir.
Deklare etmekten kastı orada burada “ben müslümanım”, “bir müslüman olarak…” ibaresini kullanmak ise bu kulağa pek mantıklı gelmiyor zaten. Kimse bunu sık sık gereksizce vurgulamaz. Altan, şurada ambiyansı yakalamış; “kendiyle özdeşleşmiş bir inanç”. Bunun için teşekkürler!
Bu arada bu tanımı yapmadan önceki cümlesi de şöyle: “…ibadet etmesi gerekiyorsa, bu görevini bulunduğu ortama deklare etmeden yerine getirmeyi de içselleştirebilmelidir.” Hobaa. Mehmet bey yasayı koymuş! Üstelik alışık olduğumuz kemalist bir söylemle. (Altan kemalist değil, ancak o söylemi aynen kullanmış.)
Deklare etmenin sözlük anlamı: bildirmek, açıklamak, bildirimde bulunmak.
Acaba namaz kılmaya gidiyor olduğumu, bulunduğum ortama deklare etmemde nasıl bir sakınca görüyor? Bunu bildirmemin oradaki insanlar üzerinde bir “baskı unsuru” olduğunu mu düşünüyor?
Veyahut, bu bildirimi tebliğle eş anlamlı olarak mı kullanmış? Zannetmiyorum ama öyle ise bile bu çok seküler bir bakış açısı ve farz ibadetler benim dinimde müslümanlara ilân edilir. Bırakın gizlemeyi, tavsiye edilir.
2. Kitapta o kadar çok “din devleti olmayalım derken bir devlet dini ortaya çıktı.” diyor ki bu, okuyucuyu sıkacak seviyede fazla.
3. 77. sayfada ”sûfilik siyaseti değil, hümanizmi öğretir” diyor.
Allah aşkına hümanizm dediğimiz şey nedir? Bu adam hiçbir şey okumuyor mu? Hümanizm; oldukça seküler bir kavram olmasının yanında doğaüstü inançların yetkinliğini de reddeder. Sen bunu tasavvuf ehli insanların kemiklerini sızlatacak şekilde nasıl hümanizm’in kalıplarına sokabilirsin. Fecaat.
4. 78. sayfada da “Sûfizm mi Talibanlaşma mı?” diye bir soru soruyor. Muhayyilesinin bu denli basit olması oldukça üzücü. Sonra da “kent dindarı mı siyasal islamcı mı?” diye soruyor. Ben ne kent dindarıyım ne de siyasal islamcı. O halde ben neyim sevgili Altan?
5. Okullardan din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin kaldırılmasını isteyip de kendi okuduğu Saint Joseph lisesindeki Cizvit papazlarını öve öve bitirememesi ayrı bir çelişki. (sayfa 104)
6. Sayfa 109’da “ben şimdiye kadar hiçbir zengin çocuğunun imam hatip lisesine gittiğini görmedim” yazmış. Ben imam-hatip’te okudum ve çokça fabrikatör çocuğu arkadaşım oldu. Ne olacak? :)
Klasik bir iktisatçı yaklaşımıyla kitap boyunca “kent dindarlığı”nın istenilen seviyeye ulaşması için dünya sisteminde geçerli kalitede üretim yapmaları gerektiğinden bahsediyor. Bu tartışılır. Ancak bu kat’i tespiti nasıl yapabiliyorsun? “İHL’lere dar gelirli ve muhafazakar aile çocukları gidiyor” tespitini de o cümlenin arkasına ekliyor.
“14 yaşında liseye gidecek mütevazı aile çocuklarına daha ziyade ailenin bir tercihi olan imam hatip seçeneğini bütün ömür boyu dayatmak ne kadar insani?” diye vicdanlı bir soru da soruyor. Fen lisesine girmeleri için gayet insan-dışı yöntemlerle gece gündüz aile ve dersane tarafından zorla çalıştırılan çocuklar farklı bir durumda mı?
Orta-gelir seviyesindeki bir ailenin çocuğunun İHL dışında bir liseye gidebileceği yerler (puan itibariyle) düz lise ve meslek liseleriyle sınırlı. Oralara gitse çok daha iyi bir eğitim mi alacak? Hem bir ailenin çocuğunun ingilizce-matematik-fizik vs. öğrenmesinin yanında hadis-kur’an-kelâm-arapça öğrenmesini istemesinde ne sakınca var? Kendi adıma konuşacak olursam, ben de kendi tercihimle İHL’ye gitmedim. Ama bugün kurduğum cümle “hayatımda yaptığım en doğru işlerden biri, bu okula gelmekti” oldu. O yaşta bir çocuk emin olun ne yapacağına karar verecek muhayyilede değildir.
7.”Kentliler inançlarını kültürel dinin parçası olarak yaşadılar.” diyor. (sayfa 111) Öncelikle “kültürel din” nedir? Böyle ucube bir kavramı neden kullandın? zaten kitabın başından beri sık sık tekrarladığı bu kavramı en başta tanımını verdiğim kent dindarlığı kavramıyla aynı şey olarak düşünebilirsiniz. Altan’ın tüm bu cümlelerini bir sentez yaparak aslında Altan’ın kafasındaki din kavramının tamamen kültürel ve içsel (içte yaşanan) bir şey olduğunu anlıyoruz. Nitekim şu cümlesi de bunu doğrular nitelikte. “Cemaatler kent dindarı yetiştiriyor mu? -Hayır. Kişilerin dini kültürel olarak algılayabileceği derin bir donanım sağlamak öncelikli hedefleri arasında değil.” Oysa bilse ki din bir kültür değildir. Din, hayat demektir. Din, benlik demektir. İnsanın içine işler. Kültür düzeyinde kalamaz. Dinlerin kimi uygulamaları kültür içine yerleşmiştir, hatta bazen kültürler de dinleri etkilemiştir. Ancak din, kültürle aynı tamlama içine giremeyecek kadar geniş bir yaşam alanı.
*Yazdığım cümleler birebir aynıdır. Kitaptan direkt alıntıladım.
**Son teessüfüm Timaş’a gelsin. Teessüf ederim Timaş.
***Bu yazıya ekleme yapmaya devam edeceğim.
****Kitabın son 60 sayfasını okumadım; okumaya tahammül edemedim daha doğrusu. İlk 120 sayfasından yeterince feyzlendim :)
*****Yarın neredeyse hiç çalışamadığım bir sınavım var ve ben buna vakit ayırdım. Olsun.
Kim bizi nasıl inandırdı; nihâî hedefin zenginlik olduğuna. Bu uğurda deliler gibi mesâiye kalmaya.
Oysa nihâî hedef huzur olmamalı mıydı?
Ah robdöşambrının içinde asık suratla ölen ihtiyarlar…
Bugün, PKK’yı anlatan 2006 yapımlı Stefani Savona isimli Fransız bir yönetmenin çektiği belgeseli izledim. İsmi: guerilleros in den kurdischen bergen.
Belgesel, PKK’lıların günlük yaşamlarını ve ilişkilerini efektsiz ve müdahalesiz, bizzat kendi ağızlarından anlattıklarıyla belgelemiş. Ben yorum yapmak istemiyorum; ancak çok garip hislerle dolacağınıza eminim. Aşağıya belgeselden ilgimi çeken, PKK’lıların ağzından dökülen bir kaç cümleyi yazdım, izlemeye vakti olmayanlar okuyabilir. Yorumlarınızı merak ediyorum.
“-kendimize özgürlük savaşçıları dememiz özgür olduğumuz anlamına gelmez. hatta savaşmaya bile tam özgür değiliz. kendi duygularımızı birbirimize ilan ettiğimizde davaya ihanetle suçlanıyoruz. ancak tüm bu tuhaflığa rağmen yine de kendimi bu dağlarda özgür hissettiğime inanıyorum. bir şeye bağlı olma özgürlüğüm yoksa özgür olmamın hiçbir anlamı yok.”
“-sloganımız: yaşamak için; ölmemek için öldüreceksin.”
“-nasıl bir toplumda yaşamam gerektiğini biliyorum. daha özgür, baskısız. insanların dilleriyle kültürleriyle yaşayabileceği bir dünya.”
“-14 yaşında katıldım örgüte. (bir kadın)”
”-önderi (öcalan) rüyamlarımda görüyorum. rüyamda babamla ve bir sürü yaşlı insanla bir odadaydık. hava saldırısı oluyordu. babamla, yaşlıları korumak için başka bir yere götürüyor ve oraya sığınıyorduk.”
“-her gün mücadelemizin çelişkileri içinde yaşamak zordur.”
“-iki düşman karşıya karşıya gelip namluları birbirine doğrulttuğu anda biri diğerine ateş eder. ve öldürülen kişinin en son gördüğü şey namludan çıkan kurşun ve sonra da öldüren kişinin yüzüdür. maalesef katilinin yüzü de gördüğü son yüzdür. aslında orada en son gördüğü şey; insanın insanı yok etmesinin yüzüdür. “
“-belki de benim hayatım, kaybettiğim arkadaşıma kavuşmanın bilinçli yolculuğundan başka bir şey değildir.”
“-ingilizce konuşan bir şehit, parti için çok aptalca bir yatırım olur.”
“-Tayyip Erdoğan’ın çevresinden birinin boğazına yapışsaydık, şimdi söylediklerinin hiçbirini söyleyemezdi, o cesareti bulamazdı.”
İçlerindeki sevgiye yabancılaştırılmış kadınlar görüyorum.
Ve içlerindeki şefkate de yabancılaştırılmış kadınlar…
“Beni bu hâle o getirdi” diyorlar. Her kadını o ‘hâle’ getiren bir insan var.
İltifat eden, sevinçten zıplayan, neşeli, ‘seviyorum’cu kadın gidiyor da; kendi psikolojisini sağlama almak için ‘dönüşmüş’ bir kadın, merhametsiz ve umursamaz bir kadın geliyor.
Adam vızır vızır arabaların geçtiği bir caddede arabasına binmeni beklercesine dibine duruyor, tepki alamayınca basıp gidiyorsa..
Sokakta lâf atmaktan çekinmiyorsa.
Başörtüsü, koruyucu olmaktan öte bir ‘duruş‘tur. Ben buyum demektir.
metropolbedevisi sordu: orada burada kullanılacak kadar güzel değil sanki?
Yo-yo, kullanılacaktır. Yalnız ve vakur bir genç adam silüeti… Gayet güzel.
Leman Sam- Rüzgar http://www.youtube.com/watch?v=8_LJTltXSgA
Erkan Oğur- Yarım senden ayrılalı ...
“Bazı alimlerin Allah’ı ispat etmeye çalışmalarına şaşıyorum.
Allah”ın varlığı sabittir,
sen kulluğunu ispat etmeye çalış”.
Hz. Mevlana
“Bu yük ile öleceksin” dedim hamala,
“Ölüm kolay, sen umuttan haber ver” dedi.
“Umut varsa, dünyayı vur sırtıma.
Müslümanları tanımadan önce Kur’an’ı tanıdım.
Eğer önce müslümanları tanımış olsaydım asla müslüman olamazdım..
Yusuf Islam
bazı insanalar özledim diyemez oturur bir çay daha içer..
Haluk Bilginer - Yürürün
Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
Kolumu...